ATA YURDUN BOZKIRLARINDA
Yazan : Türkolog Selda Serin
Fotoğraflar : Burak Sencer Somuncuoğlu

   Türklüğün doğduğu Orhun'a gidiyoruz...

   Atalarımızın göçü binlerce yıl öncesinde başlamış ve binlerce yıl sürmüştü ama biz onların bıraktığı izlere Pekin'e kadar on saat, Pekin'den Ulan Batur'a iki buçuk saat uçarak varacaktık...
  
  Yine de çok uzun bir yolculuk ama atalarımızın binlerce yıl süren göçünü, Türkçeyi uçsuz bucaksız bozkırlara diktikleri bengü taşlardan alarak Anadolu'ya getirmeleri, binlerce yıllık akıştı ve bu akışın kaynağına, Orhun'a gidiyorduk...
      En güzide eserler Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'daki 'Milli Müze',Türk tarihi açısından büyük önem taşıyor. Türk tarihinin, Hun - Göktürk - Uygur dönemine ait en güzide eserleri bu müzede sergileniyor.

   Uzak... Bu kelimeyi hiç bu kadar düşünmemiş, yaşamamıştık, bakışlarımızdan, duruşumuzdan belli oluyordu. Burak ve ben, Atatürk havalimanında Pekin uçağının son bekleme salonunda oturuyor ama içimizde sonsuz bir heyecanı yaşıyorduk. Ata yurtlarımıza gidecektik. Dünyanın çok küçük olduğunu ilk olarak bu kadar yakından tanıyacaktık. Onların göçü binlerce yıl öncesinde başlamış ve binlerce yıl sürmüştü ama biz onların bıraktığı izlere Pekin'e kadar on saat, Pekin'den Ulan Batur'a iki buçuk saat uçarak varacaktık. Yine de çok uzun bir yolculuk ama atalarımızın binlerce yıl süren göçünü, Türkçeyi uçsuz bucaksız bozkırlara diktikleri bengü taşlardan alarak Anadolu'ya getirmeleri, binlerce yıllık akıştı ve bu akışın kaynağına, Orhun'a gidiyorduk...
  
   Servet Somuncuoğlu bizi uğurlarken birkaç cümle söyledi; 'Uzak diye bir yer yoktur, siz isterseniz her yer yakındır. Her yolun ve her yolculuğun kendine has hikayesi, macerası vardır, bunlar sadece sizindir, size aittir. Burak, sen iyi fotoğrafla, Selda, sen de iyi bir yazı ile dönersen paylaşacak bir şeyiniz olur. Unutmayın, artık yol da, yolcu da sizsiniz. Bizden önce varacaksınız, ata ruhlarımıza selam söyleyin...' dedi. Artık yol da, yolcu da biziz diyorduk.
   
   Pekin'de zorlu zamanlar yaşadık. Oldukça yorgun bir şekilde Ulan Batur'a ulaşmayı başardık. Servet Somuncuoğlu, daha ilk saatlerde bile haklı çıkmıştı, saçlarına ve sakallarına aklar düşmüş, yüzünde sürekli sert ve kararlı bir ifade ile tanıdığım, Türk coğrafyasında ayak basmadık yer bırakmamış yılların kurt gezgini, oğlu Sencer Burak'la birlikte beni yola salarken demek ki en vurucu olanı, yaşadıklarının en özünü söylemişti bize...
  
   Daha ilk günün sabahında erkenden kalkarak Moğolistan'da yaşayan Kazak Türklerinden olan arkadaşımız Arganbek Khairat'ın rehberliğinde Ulan Batur'u gezmeye başladık. İlk olarak Ulan Batur Milli Müzesi'ne gittik. Müzenin ilk katı 'Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı' (TİKA)'nın desteği ile hazırlanmış Türk dönemi eser ve parçalarından oluşuyor. Sonsuz bozkırlarda, bozkıra hayat veren nehirlerin kıyılarındaki vadilerde büyük bir heybetle duran yazıtları, balbalları görüyoruz. Daha önce kitaplarda okuduğumuz, fotoğraflarını gördüğümüz eserler karşımızda duruyor, heyecanlanıyoruz... Burak Somuncuoğlu, bir yandan eserlerin fotoğraflarını çekiyor, eserlerle ilgili Moğolca yazılmış bilgileri Arganbek Khairat Türkiye Türkçesine aktarıyor ve ben not alıyorum.

   Göktürk döneminden Taryat yazıtı, Uygur dönemine ait bir yazıt, Bugut dikili taşından bir parça, Türk eserlerine dair sergilenen örneklerden bazıları. Yazıtların ve balbalların her biri insana sanki bir hikâye anlatıyor... Tek tek eserleri incelerken Kül Tegin'in büstünü, Bilge Kağan'ın ve iki hükümdarın eşlerinin başsız heykellerini görüyoruz. Atalarımızın bize bıraktığı bu izler, insanlık tarihinin ortak mirası artık ve biz bundan gurur duyuyoruz. Kazı çalışmalarında çıkarılan Bilge Kağan hazinesine ait altın ve gümüşten parçalar da tüm güzellikleri ile sergileniyor. Günlük yaşamda kullanılan aletler, at koşum malzemeleri de müzede sergilenenler diğer parçalar arasında yer alıyor.

   Müzede ilk heyecanlarımızı yeniyoruz, biz buralara Atalarımızdan kalan izleri görmeye geldik, onlara dokunmaya geldik. Bu heyecanı da yaşadık. Biliyoruz ki yaşayacağımız çok şey var daha ama insanın çok uzakta diye bildiği, görmeyi hayal bile edemediği bir mirasa dokunması, yanına kadar gitmesi mümkünmüş, bunu öğrendik.

   ULAN BATUR

   Ulan Batur, modern bir şehir görüntüsü ile bizi karşılıyor, ancak bu modernizmin altında ne yazık ki küreselleşmenin yok eden, yiyip bitiren etkisi hemen görülüyor ve büyük tahribatları var. Özgür bozkırlarından kopup gelen insanlar burada sonsuz bir hiçlik denizine yuvarlanıyor, dikkatli bakışlarla bunu sokaklarda, caddelerde görmek mümkün. Alışveriş yapılan çarşıları dünya markalarının şaşalı tabelaları istila etmiş durumda. Bunların hemen hemen hepsi Moğollara ait ama markalar hep yabancı, isimleri de çoğunlukla İngilizce yazılmış durumda. Moğolistan'a çok fazla turistin gelmesi markaları ve isimleri masum kılmıyor bizim için, gezgin gittiği ülkenin şartlarını kabul ederek yola çıkmış insandır. Ayrıca kimse kimseye hoş görünmek için dilinden ve kendi töresinden vazgeçmemeli. Fakat bu çark hep tersine işliyor, bizde durum çok mu farklı sanki?  Burak'la Pekin'den Ulan Batur  uçağına bindiğimizden itibaren Batılı turistlerin yoğunluğunu fark  etmiştik zaten ve son yıllarda Moğolistan'a karşı bu sonsuz ilgi neden?

   Turistler yalnızca tatil için gelmiyorlar buraya, pek çoğu araştırma ya da inceleme yapmak için geliyorlar. Moğolistan'ın yer altı madenlerini çıkaran tesisler genelde yabancı firmalara ait, örnek vermek gerekirse Belçika ve Kanadalı şirketler altın çıkarıyorlar!!! Moğolistan, dünya büyükleri tarafından keşfedilmemiş bir cevher gibi görülüyor, bu sebeple yabancılar bir yandan ülkenin önemli sektörlerini işletirken diğer bir yandan da arkeologlar ve tarih araştırmacıları, bu topraklarda kendi geçmişlerine dair izler arıyorlar. Çünkü kendi tarihlerine dair izler bulmaları durumunda diplomasinin 'tarihsel öncelik hakları' karinesi devreye giriyor ve öncelik hakları kazanılıyor. En çarpıcı örneklerden biri ise Monaco Prensliğinin Moğolistan'a karşı sonsuz ilgisi...
   Kültigin büstü Doğu Göktürk Kağanlığı'nın en ihtişamlı döneminin büyük devlet adamı, askeri dehası ve komutanı Kültigin büstü Ulan Batur Müzesi'nde sergileniyor...
   Anıtlarda yaşayan tarih Moğollar için uzak ve yakın tarihlerine sahip çıkmak çok büyük önem taşıyor. Tarihlerinin önemli isim ve olaylarını anlatan bir çok anıt yükseliyor Ulan Batur ve çevresinde...
Tanrı der ki; Türk, hanını bulamazsa ölsün!..
   Türkologlar Tonyukuk'ta Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Macar bilim adamı Mihály Dobrovits, TKAE Başkanı Prof. Dr. Dursun Yıldırım ve Alman Türkolog Prof. Dr. Marcel Erdal Tonyukuk Anıtı'nda...
   'Bilge Tonyukuk, ben kendim, Çin yönetimi sırasında doğdum. Türk halkı o zaman Çin'e bağımlı idi. Türk halkı, kendi hanını bulamayınca, Çin'den ayrıldı; han sahibi oldu; fakat hanını bırakıp Çin'e yeniden bağımlı oldu...
  
   Tanrı şöyle demiş olmalı: 'Sana han verdim, hanını bırakıp yine bağımlı oldun.' Türk halkı yeniden bağımlı olduğu için Tanrı 'Öl!' demiş olmalı. Türk halkı öldü, mahvoldu, yok oldu. Türk Sir halkının ülkesinde boy kalmadı...

   Türk kültür ve tarihinde büyük bir önem taşıyan ata yurdumuz, bu kez Türk Dil Kurumu'nun düzenlediği 'Türk Kültürünün Gelişme Çağları: Başlangıç ve Yazıtlar Çağı' adlı uluslararası toplantı vesilesiyle dünyanın dört bir yanından Türkologları, tarih araştırmacılarını, arkeologları ve sosyologları ağırlıyor. Türk kültürünün uzmanlar eliyle anlaşılır bir şekilde, güncel çalışmalarla ortaya konulması maksadıyla Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Dursun Yıldırım tarafından büyük bir proje tasarlanarak, 'Türk Kültürünün Gelişme Çağları' genel başlığı altında, bir sempozyumlar dizisi hazırlanır. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız'ın ve Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Haluk Şükrü Akalın'ın desteği ile sırayla şu sempozyumların yapılmasına karar verilir:

   1 - Başlangıç ve Yazıtlar Çağı (Başlangıçtan 10. Yüzyıla kadar olan dönem)
   2 - Yeni Açılımlar Çağı (10-13. Yüzyıllar arası)
   3 - Beylikler Çağından Hakanlıklar Çağına (13-17. Yüzyıllar arası)
   4 - Hakanlıklar Çağından Hanlıklar Çağına (17-20. Yüzyıllar arası)
   5 - Cumhuriyetler Çağı (20. ve 21. Yüzyıllar)

   İşte bu toplantıların ilki için ilgili akademisyenleri, Türk Dil Kurumu Moğolistan'da bir araya getirdi. Program dâhilinde, Türk tarihinin en önemli abidelerinden olan Tonyukuk Mezar Külliyesi'ne gidilecekti. Anıt mezar alanı Töv Aymag eyaletinde bulunan külliye, Ulan Batur'a 40 km uzaklıkta yer alıyor. Toplantı için gelen heyet Cengiz Han Oteli'nden hareket etmişti biz henüz onlarla buluşmamıştık.

   Biz kendi imkânlarımızla hareket ederek Ulan Batur'dan ayrıldık. Bu küçük gezi bile bizim için farklılık oldu. Ulan Batur'dan biraz uzaklaşınca, gerçek Moğolistan'ı yani bozkır hayatını görmeye başladık. Moğol çadırları, at, koyun, keçi, yak sürüleri ve de Moğol yöresel kıyafetlerini giymiş çobanları görüyoruz. Yol üzerinde birkaç kişiye Tonyukuk Abidesi'nin yerini sorarak yolumuza devam ediyoruz. Sonunda Tonyukuk Mezar Külliyesi'nin tabelasını görüyoruz, biraz ilerledikten sonra kongre ekibinin orada olduğunu anlıyoruz. Servet Somuncuoğlu ile Tonyukuk'ta buluşmak hepimiz için ayrı bir sevinç oldu.  TRT Türk ekibi de Tonyukuk Abidesinde haber amaçlı çekim yapıyorlardı. Külliye çitlerle çevrilerek koruma altına alınmış durumda, abideler sert iklim koşullarına rağmen sağlamlığını koruyor, 2. Taşta yer yer dökülmeler olsa da 1. Taştaki yazılar daha belirgin durumda. Abidelerin karşısında mezar külliyesinin parçalarını görüyoruz, taşlar dağılmış ancak dikdörtgen şeklinde çevrilmiş mezar alanı gayet belli. Mezar taşlarındaki işlemeler ise halen duruyor. Abidelerin doğu yönüne baktığımızda yaklaşık 500 m boyunca balbal benzeri taşların sıralı olarak durduğunu görüyoruz.

   Bilge Vezir Tonyukuk, İlteriş Kağan'ın isyanına iştirak eden ve o günden Bilge Kağan devrine kadar devlet idaresinin baş yardımcısı olarak kalan büyük Türk devlet adamı ve başkumandanıdır. Tonyukuk abidesinin tam olarak ne zaman dikildiği belirsiz olmakla birlikte Tonyukuk'un ihtiyarlık döneminde bizzat kendi tarafından dikildiği bilinmektedir. Yazıttaki ifadeler de Tonyukuk'un ağzından yazılmıştır. 'Ben yaşlandım, koca oldum. Bilge Kağan Türk Sir halkını, Oğuz halkını besleyerek tahtta oturuyor.' Cümlesinden yola çıkarak yazıtın Bilge Kağan'ın hükümdarlığı döneminde, yani 716-734 yılları arasında, büyük bir ihtimalle  720-725 yılları arasında yazılıp dikildiği sanılmaktadır.
  
   'Bilge Tonyukuk, ben kendim, Çin yönetimi sırasında doğdum. Türk halkı o zaman Çin'e bağımlı idi. Türk halkı, kendi hanını bulamayınca, Çin'den ayrıldı; han sahibi oldu; fakat hanını bırakıp Çin'e yeniden bağımlı oldu.
  
   Tanrı şöyle demiş olmalı: 'Sana han verdim, hanını bırakıp yine bağımlı oldun.' Türk halkı yeniden bağımlı olduğu için Tanrı 'Öl!' demiş olmalı. Türk halkı öldü, mahvoldu, yok oldu. Türk Sir halkının ülkesinde boy kalmadı.

   Dağda bayırda kalmış olanları toplayıp yedi yüz kişi oldu. Bu kuvvetin iki bölüğü atlı idi, bir bölüğü yaya idi. Yedi yüz kişiyi sevk eden üstleri 'Şad'idi. Sözcüm ol!'dedi; sözcüsü ben idim, Bilge Tonyukuk...'

   Bilge Vezir Tonyukuk'un sözlerini okuduğumuzda sanki bugün söylenmiş hissine kapılıyoruz. Birkaç cümle bile Türk kültürünün tarih içindeki derinliğini ve zenginliğini verdiği mücadeleyi anlatmaya yetiyor aslında. Hepimizde ayrı bir duygu seli var, gün batana kadar anıt alanda kalıyoruz. Bozkırın kızıl göklerinde sanki 1250 yıl öncesini yeni baştan yaşıyoruz...

    BAŞLANGIÇ VE YAZITLAR ÇAĞI

   15-16 Ağustos tarihlerinde iki gün sürecek 'Türk Kültürü'nün Gelişme Çağları: Başlangıç ve Yazıtlar Çağı' adlı uluslararası toplantı için Moğolistan Milli Üniversitesi'nin kongre salonunda toplanıldı. İki gün süren sempozyumda on iki oturumda sunulan bildirilerin hepsi birbirinden önemli bilgiler içermektedir.
'Türk Kültürünün Gelişme Çağları Sempozyumlarının ilki olan ' Başlangıçlar ve Yazıtlar Çağı 'toplantısında 60 bildirinin akademisyenler tarafından sunulmasının ardından kongre kapanış oturumu ile gerekli değerlendirmeler yapılıp, teklif ve öneriler sunularak sona erdi.
  
   17 Ağustos sabahı gün ağarmadan, kongre ekibi ile, Orhun Vadisi'ne doğru hareket ettik. Yeşil bozkırların eşliğinde yolumuza devam ederken öğle saatine doğru Tola Nehri'ne vardık. Orhun, Selenge, Tola, Temir Moğolistan'daki en önemli nehirlerden bazıları ve nehirlerin olduğu bölgeler Türk tarihindeki yaşama sahalarına kaynaklık eden yerlerin de başında geliyorlar. Suyun olduğu yerde medeniyetin olduğu kabulü burada bir kez daha doğrulanıyor böylece. Nehirlerin kıyısında yüz yıllarca hayat sürülmüş olmasına rağmen halen bu bölgeler Moğolistan'ın önemli yerleşim yerlerinden sayılıyor. Tola Nehri'nin üzerindeki köprüden, nehrin akışını, çevreyi seyrediyoruz. Mavi gökyüzündeki güneşin Tola üzerindeki yansımalarıyla oluşan ışık dansını izlemeye doyamıyoruz. 2011 yazında Moğollar çok mutlu, çünkü sürekli yağmurlarla bozkırdaki otlar hiç eksilmemiş, her taraf yemyeşil. İşte bu yılın zengin otları ile beslenen atlar, keçiler ve koyunlar sürüler halinde nehre giriyor, su içiyor ve yıkanıyorlardı. Güçlü atların suya haşmetle girişlerini izlemek ise gerçekten görülmesi gereken manzaralardan biriydi bizim için.

   Binyıllar öncesinin bozkır hayatı buralarda el değmemiş şekilde yaşamaya hala devam ediyor...
Atların ve diğer sürülerin üzerinde damgalar,  Eski Türkçe ile 'tamgalar' görüyoruz, hayvanlarının başka şahsın sürüsüne karışmaması için kullanılan bu gelenek bin yıllardan beri sürdürülüyor. Çünkü bozkırdaki insanların en önemli mal varlığı hayvanlarıdır, bu sebeple bin yıllardır aynı endişeler sürüyor ve gelenek bir sosyal düzen aracı haline geliyor. Tola Nehri'nden sonraki durağımız Karakurum, Moğolların söyleyişi ile 'Harhorin' oluyor. Orhun Nehri'nin kıyısındaki Anar Kampı'na varıyoruz. Öğle yemeği yenildikten sonra Uygur dönemine ait Karabalasagun Kalesi'ne gideceğiz.
Tarihi Türk Alfabesi Tonyukuk Anıtı üzerinde, Türk entelektüel zekasının ürünü Tarihi Türk Alfabesi ile yazılmış satırlar.
Semiz atların haşmetle Tola nehrine girişlerini izlemek, doyumsuz bir keyif...
Türk'ün 1250 yıl önce yakılmış ocağı tütüyor

   Sabahın erken saatlerinde Bilge Kağan ve Kül Tigin Anıtları'nı görmek üzere yola çıkıyoruz. İlk defa olarak görecek kişilerin içinde, büyük bir heyecan, merak var. Daha önce görenler ise tekrar görebilecek olmanın verdiği mutluluğu yaşıyor...

   Bizi Orhun Müzesi'ne götürecek olan Türkiye'nin yaptırdığı 'Bilge Kağan Yolu'nun' başlangıcına geliyoruz, bayrağımızı ve ülkemizin adını görünce memleketimize gelmişiz hissi uyanıyor. Araçlardan iniyor ve bu heyecan anını yaşıyoruz hep birlikte...

   Orhun Nehri yakınlarındaki Ordu-Balık şehri Uygurların başkentidir. Daha sonraki adı ile Karabalasagun kalesi buraya inşa edilmiştir. Hüseyin Namık Orkun'un Eski Türk Yazıtları çalışmasında verdiği bilgiye göre: 'Ay Tengri'de kut bulmuş Alp Bilge Kağan' yazıtı, Uygur Hanedanlığı kağanının ölümünden sonra Alp İnancı Bağa Tarkan tarafından yazılmıştır. Yazıt esas olarak Göktürk harfleri ile yazılmıştır, abidenin bir tarafında ise silinmiş vaziyette olarak metnin Soğd alfabesi ile yazımı vardır.
  
   Kalenin yakınında durarak ilk olarak Karabalasagun yazıtının olduğu alana gidiyoruz. Oldukça geniş bir alana kurulu olan kalenin kazı çalışmaları Alman arkeologlar tarafından devam ediyor. Karabalasagun yazıtı ne yazık ki parçalanmış ve fazlasıyla zedelenmiş durumda, bu sebeple bugün neredeyse Göktürk harfli yazıtları görmek, okumak zor... Parçalanmış taşları tek tek inceliyoruz. Servet Somuncuoğlu 2006 yılında yaptığı çalışmada kalenin önünde resmini çektiği iki yazıtlı taşın olmadığını fark ediyor. Bu taşın burada olmamasının iki sebebi olabilirdi ya görevliler tarafından müzeye taşındı ya da tarih yağmacıları tarafından çalındı!!! İlerleyen günlerde, Karakurum Müzesi'ndeki görevliden de öğreniyoruz ki ne yazık ki yazıtın bir parçası çalınmış...
  Orhun Müzesi - Türk Tarihinin en önemli belgeleri arasında yer alan Kül Tigin ve Bilge Kağan anıtları,Türkiye tarafından yaptırılan Orhun Müzesi'nde koruma altına alınmış durumda.

   KARABALASAGUN KALESİ

   Kalenin çevresini de boydan boya dolaşıyoruz. Yapılan kazı şu an yarım kalmış durumda, toprağın altından kaleye ait daha pek çok parça gün yüzüne çıkmayı bekliyor. Umarız ki Moğol-Türk işbirliği ile Karabalasagun Kalesi ve çevresi koruma altına alınır. Çünkü yazıtın diğer parçalarının ve daha birçok tarihimize ait kalıntının ne olacağını düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

   Anar Kampı'na geri dönerken Orhun Nehri'nin kıyısından geçiyoruz, tarihe tanıklık etmiş olan ulu nehrin akışında ruhumuzu kandırıyoruz, geçmiş çağların kahramanlarını bir bir yâd ediyoruz. Orhun nehrinde gün batımını seyredenin, yüreğinin tunç olacağını, demir olacağını hissederek yaşıyoruz sanki hepimiz birden...

   Sabahın erken saatlerinde Bilge Kağan ve Kül Tigin Anıtları'nı görmek üzere yola çıkıyoruz, ilk defa olarak görecek kişilerin içinde, büyük bir heyecan, merak var. Daha önce görenler ise tekrar görebilecek olmanın verdiği mutluluğu yaşıyor. Bizi Orhun Müzesi'ne götürecek olan Türkiye'nin yaptırdığı Bilge Kağan Yolu'nun başlangıcına geliyoruz, bayrağımızı ve ülkemizin adını görünce memleketimize gelmişiz hissi uyanıyor. Araçlardan iniyor ve bu heyecan anını yaşıyoruz hep birlikte. Yolun girişindeki tabelada şu bilgiler yer alıyor: 'Bilge Kağan Yolu Türkiye Cumhuriyeti'nin Moğolistan halkına armağanıdır. Bu yol Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Moğolistan Başkanı Bayar Sanjaa tarafından 5 Ekim 2008 tarihinde hizmete açılmıştır. Bilge Kağan yolu sizi 46 km mesafede bulunan Göktürk Anıtları'na ve Orhun Müzesi'ne ulaştırır.' Türkiye'nin Moğolistan'a böyle bir katkıda bulunması ve Göktürk Anıtları'na, yani tarihimize giden yolu düzenlemesi bizde güzel hisler uyandırıyor. Bu çalışma diplomatik açıdan da Türkiye'nin Orta Asya coğrafyasında attığı büyük bir adım. Bir hususu daha belirtmekte yarar var, bu yolun protokolünü dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel imzalamıştı, devlette devamlılık ilkesinin işlemesi, Türkiye Cumhuriyeti adına gurur verici bir olay...

   Yaklaşık 40 km. yol aldıktan sonra ileriden Bilge Kağan, Kül Tigin anıtlarını ve Orhun Müzesi'ni görüyoruz, içinde Türklük ateşi olan biri için bu anları anlatmak mümkün değil, yaşamak lazım. Orada, Türk kültürünün 1250 yıl önce yakılmış ocağı tütmeye devam ediyor ve Türk kültürü adına hâlâ dünyaya meydan okuyor. Abidelerde geçtiği gibi Orhun Vadisi halen verimli bir bölge, otlaklar sık ve yemyeşil, hayvanların hepsi semiz ve sürülerin sayısı oldukça fazla... Bu bereketi görünce belleğime Kül Tigin yazıtlarındaki şu sözler geliyor:
   'Türklerin hakanı Ötüken dağlarında oturur ise ülkede hiçbir sıkıntı çekmez... Ötüken dağlarından daha iyi bir yer asla yok imiş!... Türk halkının yurt edineceği ve yönetileceği yer Ötüken dağları imiş... Ötüken dağlarında oturursan, sonsuza kadar devlet sahibi olup hükmedeceksin.' Bu sözler Orhun abidelerinde yer yer tekrar eder, vurgulanır. Orhun Vadisi'nin ve Ötüken ormanının ne kadar kıymetli olduğunu bu sözlerden sonra yerinde görerek daha da iyi anlıyoruz.

Bilge Kağan ve Kül Tigin Abideleri açık alandan TİKA'nın desteği ile 2008 yılında açılan müzeye yani kapalı alana alındılar. Müzenin girişinde, bölgede yapılan çalışmaları belgeleyen fotoğraflar sergileniyor. İnceleyerek ilerliyoruz, içeri girdiğimizde ise Bilge Kağan ve Kül Tigin abidelerinin huzurunda buluyoruz kendimizi. Türk tarihini sonsuzluğa taşıyan Bengü Taşlar karşımızda duruyor, 'Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözlerimi baştan sona iyice işitin, önce siz erkek kardeşlerim ve oğullarım, birleşik boyum...' (Bilge Kağan Yazıtı, Kuzey yüzü 1)

   ...Ey Türk, Oğuz Beyleri ve halkı, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, ey Türk halkı, senin devletini ve yasalarını kim yıkıp bozabilir?... (Kül Tigin Yazıtı, Doğu yüzü 22) sözleri sanki bu koca müzede yankılanıyor ve bu yazıtlar halen Türk milletine öğüt vermeye çalışıyor gibi. Abidelerin yakınına gidiyoruz, yüzyıllar önce tamamen Türk entelektüel zekasının ürünü olan alfabe ile yazılan satırlara ruhumuzla dokunuyoruz, Bilge Kağan ve Kül Tigin Anıtı'nı çevrelerinde döne döne, her bir satırı yazan, söyleyen ruha dokunmak istercesine defalarca inceliyoruz.

   Müzede, abidelerin dışında Bilge Kağan ve Kül Tigin'in mezar külliyelerinde bulunan balballar, heykeller, mezar taşlar, koç başlı heykeller, altın, gümüş mücevherler ve Bilge Kağan'ın eşine ait olduğu düşünülen altın taç sergileniyor. Abidelerin çevresinin ziyaretçiler tarafından incelenmesinin ardından yazıtlar her açıdan yeni çalışmalarda kullanılmak üzere tekrar tekrar belgeleniyor. Müzenin dışına çıktığımızda, mezar külliyesinin olduğu alanda Bilge Kağan ve Kül Tigin Anıtlarının yerinde aynı boyutlarda yapılmış kopyalarını görüyoruz.

   YOĞUN DUYGULAR
  
   Müzede uzun bir çalışmanın ardından öğle yemeği yemek üzere, Ogi Gölü'ne gidiyoruz. Göl kenarında dinlendikten sonra Karakurum'a doğru dönüşe geçiyoruz. Dönüş yolunda tekrar Göktürk Abidelerinin yanından geçiyoruz, 'Kim bilir belki bir daha ne zaman geliriz' diyerek duygulanıyoruz, atalarımıza okuduğumuz dualarla abidelere son defa bakarak yolumuza devam ediyoruz...

   Karakurum'un girişinde yer alan Erdenezu Müzesi'ne geliyoruz, burası büyük bir Budist mabedi. 16. yüzyıl ve sonrasına ait mabetlerden oluşan Erdenezu, Budizm'e inanan Moğolların ibadet ettikleri önemli kutsal yerlerden. Mabetleri gezerken pek çok ibadet eden insana rastlıyoruz. Böylece Budistlerin dini törenlerini ve ibadet ediş şekillerini de görmüş oluyoruz. Müzenin bahçe kısmında Türk mitolojisinde sonsuzluğu ve ebedi hayatı temsil eden oldukça büyük kaplumbağa heykelleri yer alıyor. İlk dikildikleri zaman Bilge Kağan, Kül Tigin anıtlarının da kaplumbağa kaide üzerinde durduklarını bir kere daha belirtmekte yarar var.

   Kongre katılımcıları ile beraber Anar kampında son defa birlikte yemek yiyoruz, kendileri ertesi gün Ulan Batur'a dönecekler, biz ise Kuzey'e doğru çıkarak Hovs Göle kadar gitmek niyetindeyiz. Son akşam, yol haritamızı gözden geçiriyoruz, Arhangay, Övörhangay, Hövsgöl, Bulgan eyaletlerinde yer alan kaya resmi ve yazıtların olduğu yerleri tek tek listeleyip, 12 gün boyunca gidebileceğimiz yerleri belirliyoruz. Moğolistan'daki kaya resimleri alanları ve anıt alanlar üzerinde çalışmalar yapan Koreli akademisyen Prof. Dr. Jaehun Jeong ve arkadaşı Prof. Dr. Yong-Song Li bize haritalar vererek yardımcı oluyorlar, fikir alışverişinde bulunarak bilgi ediniyoruz.

   Orhun Vadisi Orhun Nehri'nin beslediği Orhun Vadisi Moğolistan'ın önemli yaşam alanlarından biri...
   Uygarlığın izleri...
Karabalasagun Kalesi'nin çevresinde yer alan arkeolojik eserlerden döneme dair bilgiler edinmek mümkün olabiliyor. Bir zamanlar burada dönemine göre ileri bir şehrin var olduğunu görebiliyoruz.
   Türk'ün kutsal Orhun kaynağından su içmek
Hangay Dağları'nı geçerek gün batmadan biraz önce Orhun Şelalesi'nin bulunduğu yere varıyoruz. Hava kararmadan akşam ışığında Orhun Şelalesi'ni görmeye gidiyoruz. Şelaleye yaklaştıkça suyun çağıltısı daha da artıyor, her yer yemyeşil, şelaleyi oluşturan pınarların suyu buz gibi ve tertemiz.
Işığın her yansıması şelaleyi ayrı bir güzelliğe sokuyor, bembeyaz akan şelale akşam ışığında bir anda maviye dönüyor, belli belirsiz gök kuşağı oluşuyor sanki. Ama hâkim renk mavi. Uzun yolculuğumuzun tüm yorgunluğunu üzerimizden atıyor ve ruhumuzu Orhun'un sularında kandırıyoruz.
Tarihte yazılan bir harfin bile millet olmamızda ve bugünlere gelmemizde büyük etkileri var.
Orhun Şelalesi...
Orhun Şelalesi Moğollar için kutsal biryer olma özelliğini devam ettiriyor. Şelalenin hemen üst yanında yer alan ovo ve dilek ağacı buraya atfedilen kutsallığı bize açıkça anlatıyor.
   Sabah erkenden kalkarak Karakurum müzesine gidiyoruz, müzeler hem toplanan envanterleri görmek açısından hem de seyahat öncesi bilgi alınabilecek önemli yerlerdir.  Karakurum Müzesi, Japonya'nın desteği ile hazırlanmış bir müze. Tarihsel akışa göre, arkeolojik buluntular müzede sergileniyor. Neolitik çağ buluntuları, Hun, Göktürk, Uygur, Kitay, Moğol dönemi eserlerini sırası ile inceliyoruz. Yazı öncesi döneme ait Orhun Şelalesi yakınından getirilmiş iki 'geyik taş' görüyoruz. Türk dönemine ait balbal ise Karakurum yakınlarındaki alandan getirilmiş. Müze görevlisi, bu balbalların daha önce iki tane olduğunu ancak Moğol halkının, balbalın bulunduğu yerde kalması için tepki göstermesi üzerine getirildiği yere geri götürüldüğünü anlatıyor. Bu örnek bile Moğolistan'daki anıtların neden sahada tutulduğu sorusuna cevaptır. Öyle ki halkın tepkisinden anlayacağımız gibi eski çağlarda kutsal olan bu anıtlar, halk tarafından halen kutsal kabul ediliyor ve korunuyor. Moğollar, balbalları, geyik taşları, yazıtların bulunduğu anıtları, kaya resimlerini hâlâ kutsal kabul ediyor ve belli günlerde ziyaret ederek, kendi inançlarına göre dua ederek ibadet ediyorlar. Bu alana yabancı birileri gelince eserlerin bekçiliğini yaparak, gerekli uyarılarda bulunuyorlar. Ancak halkın korumasının ne yazık ki yetmediği zamanlar da oluyor, Karabalasagun'daki yazıtın bir parçasının çalınmasında olduğu gibi... Bu konuda da müze görevlisinden bilgi alıyoruz, edindikleri bilgiye göre bahar ayında yazıtın iki parçası çalınmış!!! Bu konuda bizlerin gerekli duyarlılığı göstermesi gerekiyor, çünkü çalınanlar bizim tarihimiz yani köklerimizdir.

   KURGAN VE OVO GÖRDÜK

   Yazımda sürekli bozkır dedim ama buralar hiç de bozkır değil, deli dolu akan ırmaklar, ormanlar ve yeşillikler içinde geçip gidiyoruz sürekli. Varmak istediğimiz ilk durağımız Orhun Şelalesi, ancak şelaleye varmadan nelerle karşılaşacağımızı elbette ki bilemiyoruz. Yol boyunca Orhun Nehri'nin iki yanında sayılamayacak kadar çok kurgan ve ovo gördük. 'Kurgan', eski Türk mezarlarına genel olarak verilen ad,'ovo' ise eski inançların halen devam ettiğini gösteren kutsal taş yığınlarıdır. Genelde dağ veya tepelerin üzerinde olan bu taş yığınları etrafında Moğollar, sağdan sola doğru 3 defa tavaf eder gibi dönerler ve her dönüşte ovoya bir taş atarlar. Ovolara yalnızca taş değil, aşık kemiği, para, yiyecek de bırakılıyor. Ovoların ortasında genelde uzun bir ağaç dalı yer alır, dalın üzerine mavi renk ağırlıkta olmak üzere, beyaz, sarı, kırmızı renkte kumaşlar bağlanır. Ovolar, doğanın içindeki ibadet yerleri, kutsal yerlere saygı Türk kültürünün en önemli özelliklerindendir. Biz de bu saygı anlayışı ile ovonun etrafında dönüyor ve bir taş bırakıyoruz.
  
   Yol üzerinde rastladığımız kurgan alanlarının en önemlisi Moğolca adı ile 'Temen Chuluuni Am' Türkçesi ile 'Deve Boynu Taşları' idi. Burası bir anıt mezarlık, nehir kıyısından yukarı doğru derin bir vadi içerisinde uzayıp gidiyor. İlk mezardan son mezara kadar yaklaşık beş yüz metrelik bir mesafe var, belki daha da fazla. Yaklaşık olarak on beş kadar anıt mezar sayıyoruz ama kesin sayıya ulaşmak hiçbir zaman mümkün değil, çünkü tahrip olmuş birçok mezar var. Bazı kurganların başında 'Geyik taşlar' yer alıyor, bazılarında ise çift hörgüçlü Asya devesi figürleri ile karşılaşıyoruz. Sağlam olan kızıl renkli taşların boyutları 1.80 - 2.00 metre arasında değişiyor. Mezar şekli kare-dikdörtgen şeklinde, taşlarla çevrelenmiş. Anıt mezarlarda en çok dikkatimizi çeken ise bir mezar taşında yer alan stilize olarak dövme tekniği ile yapılmış 'halay çeken insan topluluğu' figürü. Bu figür Servet Somuncuoğlu'nun 'Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler' kitabının Azerbaycan-Gobustan bölümünde yer alan 'halay - horon' figürlü kaya resmi ile oldukça benzerlik taşıyor, aynı kitapta yer alan Tamgalı, Saymalı ve diğer alanlarda da benzer motiflere rastlamak mümkün. Mezar taşlarında pek görülmeyen bu figür, ne yazık ki bu mezar taşında silinmeye yüz tutmuş durumda. Şunu hep birlikte görüyor ve yaşıyoruz ki tarihimizin bütün izleri bir an önce kayıt altına alınmalı çünkü artık zamana karşı direnemiyorlar, direnenler de çok başka amaçlarla başka kültürlere mal ediliyorlar!!! Biz üç genç olarak zaman zaman Servet Somuncuoğlu'na kulak veriyoruz; 'Antik dönem Türk tarihine ait belgeler bir an önce Türk araştırmacılar tarafından kayıt altına alınmak zorundadır. Çok değil üç - beş yıl sonra Tarihi Türk alfabesi ile yazılmış satırlara bile ' Türk ' deme cesaretini göstermek büyük yürek isteyecek. Şu anda Moğolistan'da sekiz ayrı devlet kazı çalışmaları yürütüyor, sahada yüzey araştırması yapanların ise sayısı belli değil. Bir milletin tarihini yok ederseniz, milleti yok edersiniz, biz bin yıllar önce çizilmiş birkaç resmin, yazının ya da mezarın peşinde değiliz, doğrudan doğruya milletimizin geleceğini arıyoruz.

   HAKİM RENK MAVİ

   Hangay Dağları'nın geçerek gün batmadan önce Orhun Şelalesi'ne varıyoruz. Orhun Şelalesi Moğolistan'ın turistik yerlerinden biri, yaz mevsimi olduğu için de etraf kalabalık, kamp alanları da genelde dolu. Şelalenin yakınlarında konaklayabileceğimiz bir çadır kampı buluyoruz. Ardından hava kararmadan Orhun Şelalesi'ni görmeye gidiyoruz. Şelaleye yaklaştıkça suyun çağıltısı daha da artıyor, her yer yemyeşil, şelaleyi oluşturan pınarların suyu buz gibi ve tertemiz. Işığın her yansıması şelaleyi ayrı bir güzelliğe sokuyor, bembeyaz akan şelale akşam ışığında bir anda maviye dönüyor, belli belirsiz gök kuşağı oluşuyor sanki. Ama hâkim renk mavi. Hava kararana dek şelalenin yanında vakit geçiriyoruz. Uzun yolculuğumuzun tüm yorgunluğunu üzerimizden atıyor ve ruhumuzu Orhun'un sularında kandırıyoruz. Akşam yemeği için bir Moğol ailenin çadırına konuk oluyoruz. Yemeğin pişmesini beklerken günü özetleyerek tarihten kültürden konuşuyoruz.

   'Kurttan süt emen çocuk' figürü Bugut Yazıtı'nda...

   Bugut Yazıtı'nın özgün hali müzenin bahçesinde duruyor. Bu yazıtın üzerindeki kabartmada 'Kurttan süt emen çocuk' figürünün olduğu iddia ediliyor, ama bunu seçmek oldukça zor. Yazıtın arka yüzündeki yazılar neredeyse silinmiş vaziyette. Taşın üst kısmı ise kırılmış, çimento ile yapıştırılmaya yani tamir edilme çalışılmış.

   Yazıtların ve diğer eserlerin bu hallerini görünce, fotoğraf ile kayıt altına almanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Müzenin bahçesinde yer alan bir diğer eser ise 'Geyik taş' idi, üzerindeki motifleri gayet belirgin olan taşın üzerindeki geyik resimlerinin üst kısmında ise 'güneş adam' figürü yer alıyor.

   Gün doğumunda yine Orhun Şelalesi'ndeyiz. Bozkırın kendi sessizliği içindeki sesi duyuyor, Orhun'un akışını dinliyoruz. Orhun'un bembeyaz suları güneşin ilk ışıkları sevişiyor ve birkaç gökkuşağını birden görüyoruz, bu uçan su ve ışık oyununda. Bir patika yoldan aşağı inerek şelaleden suyun düştüğü yere varıyoruz. Her bir resim tablo gibi, burada her şey ayrı bir güzellik taşıyor. Orhun Şelalesi'nin döküldüğü yerde Ulan Nehri ile Orhun Nehri birbirine karışıyor, suyun birbirine geçtiği yerde oluşan renk farkını gözle görüyoruz. Şelalenin yanında ağaç dallarından yapılmış bir ovo var. Anladığımız kadarıyla ovolar, coğrafyanın şartlarına ve imkanlarına göre değişebiliyor. Çevrede ağaç yoksa taşlardan oluşuyor ancak ağaçlık alanlarda ise ağaç dallarının üst üste konması ile oluşturuluyor. Ovonun üzerindeki kırmızı, sarı ve beyaz ipek örtüler renk cümbüşü oluşturuyor... Anadolu'dan tanıdık bir kültür ile de burada karşılaşıyoruz, dilek çubukları ve kurdeleler... Şelalenin karşısında, mavi kurdele bağlanmış tonlarca küçük dallar var, buraya gelip gezenler, dileklerini dileyerek bu küçük ağaç dallarına kurdeleler bağlayıp bırakıyorlar. Orhun Şelalesi yüz yıllardır kutsal kabul edilen bir yer, insanlarda halen bu inanış devam ediyor, doğanın her parçası onlar için kutsal...

   ESKİ MEZAR GELENEKLERİ

   Yaklaşık 2 km. ileride küçük şelale diye adlandırılan yere gidiyoruz, Karakurum Müze'sinden ve halktan aldığımız bilgiye göre bu şelalenin yakınındaki taşlarda kaya resmi olması gerekiyor. Ancak dikkatle bakmamıza rağmen göremiyoruz muhtemelen suyun bolluğundan dolayı bu kayalar suyun altında kalmış durumda. Şelalenin hemen yakınında bir anıt mezara rastlıyoruz, 1960'larda ölmüş bir Moğol sporcuya ait olan bu mezarın 3000 yıl önce yapılan kurganlardan hiçbir farkı yok, bu da bize kültürün devamlılığını gösteren bir örnek. Eski Türk mezar gelenekleri ve yapılış tarzları, Moğollar tarafından da benimsenerek günümüze kadar getirilmiş.

   Orhun Şelalesi'nin kuzey batı yönünde 10 km kadar yol alıyoruz ve bir başka mezar alanına ulaşıyoruz. Alanda yaklaşık olarak 20 kurgan var, kurganların karşısında ise bir 'Geyik taş' yer alıyor. Karakurum Müzesi'nde sergilenen geyik taşın buradan getirildiği bilgisini müzeden almıştık. Mezar alanlarının yerleşim yerlerinden genellikle uzak yerlere kurulduğunu görüyoruz. Yeni mezar alanları da aynı şekilde dağ eteklerine kuruluyor. Mezar alanlarını hem kutsal kabul etmeleri hem de Moğolların mezarlıklardan korkmaları bunun bir sebebidir, günümüzde dahi bir Moğol, mezarlıktan koşarak ve yönünü değiştirerek evine döner, çünkü kötü ruhların kendilerini yakalayacağına inanırlar.

   Çeçerlek'e (Arhangay Eyalet Merkezi) varmamız epeyce zamanımızı alacak. Hem yolumuz üzerindeki kurganlara bakıyoruz, hem de yol şartları oldukça çetin. Tsagaan Sumiin Rashaam-Arhangay 'Zengin Beyaz Kaynak' civarında tesadüfen bir kale kalıntısı görüyoruz. Baştan bir tepecik ya da bir toprak yığını mı anlayamıyoruz ancak alana yaklaştıkça kalenin sunaklarını görüyoruz. Merakla arabadan inerek alana doğru gidiyoruz, evet burası gerçekten bir kale... Karabalasagun kalesine de oldukça benzer yapıda inşa edilmiş olan bu kale yüzyılların etkisi ile yıkılmış ve de toprak yığınına dönüşmüş durumda. Halen çok belirli olan duvarın üzerinden boydan boya yürüyoruz, kalenin çevresini Karabalasagun Kalesi ile karşılaştırdığımızda buranın daha büyük olduğunu tahmin ediyoruz. Servet Somuncuoğlu, kaynaklarda böyle bir kaleye dair bilgiye rastlamadığını ifade ederek, tarz olarak daha önce gördüğü Karabalasagun, Tuva'daki Uygu Moyun Çur Kağan'ın yazlık sarayı Por - Bajin, Kazakistan'daki Otrar Kaleleri ile biçim olarak aynı olduğunu söylüyor. Kale konumu açısından nehir yakınında yer alıyor, yani yerleşim açısından uygun bir konumda. Yörede yaşayan halktan aldığımız bilgilere göre kale ve civarında hiçbir çalışma yapılmamış. Halk kalenin Ögedey Han döneminden kalma olduğuna inanıyor. Farklı farklı kişilerden bilgiler alarak çevrede herhangi bir yazıt ya da daha farklı bir kalıntı olup olmadığı konusunda alanı inceledik; fakat herhangi bir bulguya rastlamadık.

   Noen Örgöl 'Sultan Tepe' dağının önünden sonra da Tsenherin Halun Arşaam 'Mavi Sıcak Kaynar Su' adlı alandan geçtik ve ancak gece saatlerinde Çeçerlek'e varabildik. Bu kadar yorulacağımızı doğrusu tahmin etmemiştik.

   MOTİFLER GAYET BELİRGİN

   Geceyi Çeçerlek'te geçirerek sabah Bugut Yazıtı'nın bulunduğu Çeçerlek Müzesi'ne gittik. Soğd harfleri ile yazılmış olan Bugut Yazıtının özgün hali müzenin bahçesinde duruyor. Bu yazıtın üzerindeki kabartmada 'Kurttan süt emen çocuk' figürünün olduğu iddia ediliyor, ama bunu seçmek oldukça zor. Yazıtın arka yüzündeki yazılar neredeyse silinmiş vaziyette. Taşın üst kısmı ise kırılmış, çimento ile yapıştırılmaya yani tamir edilme çalışılmış! Yazıtların ve diğer eserlerin bu hallerini görünce, fotoğraf ile kayıt altına almanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Müzenin bahçesinde yer alan bir diğer eser ise 'Geyik taş' idi, üzerindeki motifleri gayet belirgin olan taşın üzerindeki geyik resimlerinin üst kısmında ise 'güneş adam' figürü yer alıyor.

   Çin mimarisinde yapılmış müzede tadilat olması sebebiyle müzenin bazı kısımları kapalıydı, ancak genel itibari ile müzede hâkim olarak Budist inancını gösteren Buda heykelleri, resimler ve müzik aletleri sergileniyor. Hangay Dağları Moğolistan'a üç büyük nehir armağan ediyor, bunlar Orhun, Ulan ve Temir nehirleri. Orhun ve Ulan nehrinden sonra önümüze Temir Nehri çıkıyor. Temir Nehrinin yön gösterici bir önemi var çünkü Temir Nehri'nin ön tarafında yer alan ilçeye 'Hort-Temir' Türkçesi ile 'Ön-Demir', Temir'in arka tarafında yani karşı yakada bulunan ilçeye ise 'Hoyt Temir'  'Arka Demir' deniliyor. Öğle saatlerinde Hoyt-Temir'e yazıtlarının bulunduğu yere varıyoruz. Türk kültüründe büyük öneme sahip olan Hoyt-Temir yazıtlarının da bulunduğu bu yerin adı halk tarafından 'Tayhır Çulu' olarak da adlandırılıyor. Kutsal bir özelliğe sahip alan büyük kayanın anlatılan efsanelere göre, geçmiş çağlarda gökten indiğine inanılmaktadır. Kutsal sayılan bu kayanın çevresinde Moğollar hâlâ ibadet ediyor. Oldukça büyük olan taşın çapı yaklaşık 30 metre civarında.

   Hoyt-Temir yazıtı bir özelliği ile diğer yazıtlardan ayrılmaktadır. Bu özellik damga usulü ile yani baskı yöntemi ile yazıların yazılmasıdır. Göktürk harfli bu yazıtların bazıları ne yazık ki kaybolmuş, görünenleri ise silinmeye başlamıştır. Yazıtlar kayanın oldukça zor yerlerinde olduğu için görmek zor, bizim görebildiğimiz kadarıyla kaya üzerinde 9 ayrı yazıt var. Oysa W. Radloff'un kopyalarını kaynak olan Hüseyin Namık Orkun'un 'Eski Türk Yazıtları' eserinde 10 yazıt incelenmiştir.  Kayada, bizim görebildiğimiz yazıtların dışında, koç resmi ve bir de kollarını yukarı kaldırmış insan figürü yer alıyor. Göktürk harfli yazıtların dışında Çince ve Moğolca yazılar da var ve kayaya yazma geleneğinin bugün de Moğollar arasında devam ettiğine birçok yerde tanık olduk.

   Bugut Anıtı
   Bugut Anıt Mezar Külliyesi'den 'Çeçerlek Müzesi'ne getirilen 'Bugut Anıtı', Soğdca yazılmış kitabelerin bulunduğu bir anıt. Anıtın üst kısmında 'Kurttan süt emen çocuk' tasvirinin stilize edilmiş halde yer aldığı çok dikkatlice bakıldığında seçilebiliyor...

    Büyük kısmı yok oldu
   Hüseyin Namık Orkun'un 'Eski Türk Yazıtları' kitabında oldukça geniş yer verdiği 'Hoyt Temir Yazıtları' Moğollar için kutsal sayılan 'Tayhır Çulu' kayasının muhtelif yerlerinde yer alıyor...

   Dağlarda taşlarda Türk damgaları...

   Bugut Anıt mezar külliyesinin çevresi kaya resimleri ile kaplı olduğunu fark ediyoruz. Heyecanla ve merakla arabadan inerek tepelere doğru yürümeye başladık, uzaktan gördüğümüz bir iki kaya resmi her adımda daha da çoğalıyor ve her kaya üzerinde ayrı bir figür ve damga gözümüze ilişiyordu.

   Stilize olarak çizilmiş kaya resimleri hâkim olarak dağ keçisi, kurt, geyik, elinde ok ve yayı olan insan, at  figürleri ve Türk damgalarından oluşuyor. Bazı kayalardaki resimler bağımsız olarak tek olduğu gibi bazılarında ise kompozisyon çerçevesinde, tablo halinde insanlığa o günün hayatını anlatıyor.

   Hoyt-Temir yazıtlarının yer aldığı Tayhır Çulu'ya yaklaşık 30 km. uzaklıktaki Bugut Mezar Külliyesi alanına varmamız öğlen saatlerini buldu. Bugut Mezar Külliyesinin olduğu yerin adı 'İhtemir-Bayan Tsagan' yani 'Beyaz Zengin' bölgeye neden bu ad konuldu diye düşünüyoruz, acaba verimli bir bölge olduğu için mi bu ad konulmuştu bilemiyoruz ama hiçbir yerde görmediğimiz kadar çok hayvan sürüsü var burada. Eski Türkçe ile karşılaştırmalı olarak Moğolca yer adlarının karşılaştırılması bize çok güzel bilgiler verebilir. Eğer böyle bir çalışma yapılacak olursa hem Orhun abideleri ve diğer önemli yazıtlarda geçen yer isimlerinin şu an hangi isimle anıldıkları ortaya çıkar hem de yaşama alanları tespit edilmiş olur.

   Bayn Tsagan 'Beyaz Zengin' bölgesinde yer alan Bugut Anıt Mezar Külliyesi, kaya resmi, balbal, geyik taş, kurganlarla eski Türk mezar geleneğine ait bütün unsurları içinde bulunduruyor. Beyaz Zengin bölgesine girerken ilk olarak tepenin eteklerindeki geyik taşlar ve kurganlar göründü. Alanda toplam 3 geyik taş ve takriben 6 kurgan yer alıyor. Kurganların başında sağlam olarak duran geyik taşların üçünde de ayrı ayrı motifler var. Geyik taşların birinin üzerinde güneş, diğerinin alt kısmında ise Türk kültüründe önemli yer tutan 'kama şeklindeki bıçak' yer alıyor. Diğer kurganların üzeri ise büyük kaya ve taşlarla örtülmüş, kayaların üzerini incelerken silinmeye yüz tutmuş 'güneş ve dağ keçisi kaya resimlerini' görüyoruz.

   Bugut Anıt mezar külliyesi ve çevresinin konumu yaşamaya oldukça elverişli, tepeler ile çevrili olan vadi, tarihte muhtemelen uzun yıllar insanların burada hem doğa koşullarından korunmasını sağlamış hem de bir düşman karşısında savunmalarını kolaylaştırmış... 2 km. kadar ilerledikten sonra büyük mezar alanına geldik, kurganlar sıra sıra tepelerin önüne konumlandırılmış. Tepelere doğru baktığımızda ise kaya resimlerinin olduğunu fark ediyoruz. Heyecanla ve merakla arabadan inerek tepelere doğru yürümeye başladık, uzaktan gördüğümüz bir iki kaya resmi her adımda daha da çoğalıyor ve her kaya üzerinde ayrı bir figür ve damga gözümüze ilişiyordu. Stilize olarak çizilmiş kaya resimleri hâkim olarak dağ keçisi, kurt, geyik, elinde ok ve yayı olan insan, at figürleri ve Türk damgalarından oluşuyor. Bazı kayalardaki resimler bağımsız olarak tek olduğu gibi bazılarında ise kompozisyon çerçevesinde, tablo halinde insanlığa o günün hayatını anlatıyor. Kaya resimleri, tepelerin doğu yönünde yer alıyor. Alanda yer alan altı tepede yer alan kayalar üzerindeki düzgün yüzeylerin tamamı kaya resimleri ile dolu. Yirmi ayrı pano ve en az üç bin civarında kaya resmi var diyebiliriz. Yazı dönemi öncesine ait olan kaya resimlerinde yer alan geyik figürleri de 'geyik taşlardaki' geyik figürleri ile benzer nitelikte.

Alandaki en zengin resimler kuzey başta yer alıyor, taraçalar şeklinde dört ayrı katmanda resimler var. Alanın büyüklüğü ve kaya resimlerinin bu kadar fazla olması bize bölgenin geniş bir nüfusa sahip olduğunu ve uzun dönem burada yaşadıklarına dair ipuçları veriyor. Bugut Mezar Külliyesi diye anılmasının sebebini, Uygur Kağanlığı dönemine ait olan Bugut Yazıtı'nın zamanında burada yer almasından kaynaklanıyor. Alanın yazı öncesi dönemlerden, yaklaşık M.Ö 3000'li yıllardan Uygur Kağanlığı dönemine M.S. 7. yüzyıla kadar kutsal kabul edildiğini düşünüyoruz.

   HALAY FİGÜRÜ

   Tepelerin önünde yaklaşık 30 kadar kurgan var, tam sayı veremeyişimizin sebebi bazı kurganların bozulmuş ve dağılmış olmasından kaynaklanıyor. Kurganları sırası ile incelerken bir mezar taşında yine 'halay' figürünü görüyoruz.Külliyenin devamı olabilir düşüncesi ile yaklaşık 3-5 km daha ilerledik ve tahminimiz doğru çıktı. Bugut Mezar Külliyesi'nin kuzey doğu yönünde ilk olarak 2 kurgan alanı ve tahrip olmuş bir balbala rastladık, buradan 5 km daha sonra da yaklaşık 2.80 cm civarında bir 'geyik taş' yer alıyordu. Motifler belirgin vaziyette, taşın alt kısmına 'Suus damgası' işlenmiş. Taş oldukça düzgün ve yüz yıllara meydan okuyarak yepyeni halde güneşe bakıyordu.
  
   Geyik taşın tam kuzey yönünde ise bir anıt mezar bulunuyor. Muhtemelen bir kağana ya da kahraman bir kumandana ait olduğunu düşündüğümüz bu mezarın başından itibaren yaklaşık 500 m boyunca öldürdüğü düşman sayısı kadar toplam sıra sıra 124 balbal taşı dikilmiş. Şunu da belirtmek gerekir ki bazı taşların yerleri boş yani toprak altında kalmış ya da bulunduğu yerden alınmış bu demek oluyor ki kahramanımız 124'ten çok daha fazla düşman öldürmüş. Balbal taşlarının 54.'sünün üzerinde, taşın doğuya bakan yönünde bir Türk damgası işlenmiş. Muhtemelen mezarın karşısındaki geyik taş da bu kağan adına dikilmiştir.

   Gece Hoyt-Temir'de konaklayıp ertesi sabah, Hövs-Göl istikametinde yolumuza devam ettik. Yol boyunca, önce Hanuin Nehir'in kıyısından ardından da Çuluntiin Gol 'Taş Nehir' yakınından geçtik. Taş Nehir diye adlandırılması çok yerinde olmuş, çünkü nehir büyük derin ve taşla çevrili bir kanyondan akıyor. Su oldukça bol ve debisi fazla, macera tutkunları için su sporlarından rafting yapmaya oldukça elverişli. Kuvvetli yağmur yağdığı için arabadan dışarı çıkmak pek mümkün olmuyor bu sebeple bir süre manzarayı seyrettikten sonra yola koyuluyoruz.
 
    Taryat ilçesine girmeden önce Taryat Sumiin Gol adlı nehirde manzara ile bütünleşen çok güzel yaban kazları ve turnalar görüyoruz. Taryat'ta çay molası vererek çevredeki insanlardan civarla ilgili bilgi alıyoruz. Taryat'tan çıkıp yaklaşık 100 km gittikten sonra Hövs-Göl milli park sınırına giriyoruz, Moğolistan'da doğa güzelliklerinin olduğu turistik yerlerin sınırına yakın yerler koruma altında tutuluyor, bu sebeple yabancı turistlerden belli bir miktar ücret alınıyor. Karşımıza uyuyan bir volkan çıkıyor, dağın ismi 'Horgiin Togoo' anlamı 'Kaynayan Kazan' ne kadar da uygun ve dikkat çekici bir isim... Kaynayan Kazan şu an sönmüş durumda ancak zaman zaman lavlarını kaynatıp etrafına tüflerini saçmakta.

   TAŞLAR KÖMÜR GİBİ

   Öyle ki dağın yüzeyi ve eteklerindeki toprak ve taşlar kömür gibi . İnsana korku ve gizem veren bir fotoğraf var karşımızda, Kaynayan Kazan'ın eteklerinden geçtikten sonra içimiz ferahlıyor, çünkü karşımıza masmavi bir göl çıkıyor... 'Terhiin Tsagaan Nuur' gölü volkanik dağların izlerini üzerinde taşıyor, kıyısındaki taş ve kumlar. Moğolistan'ın 4. büyük gölü olan Terhiin Tsagaan Nuur, Moğollar tarafından kutsal kabul ediliyor. İnançlarına göre her Moğol erkeğinin mutlaka bu gölü görmesi gerekiyor.

   Çadır kampları
   Çeçerlek'teki 'Hoyt Temir Yazıtları'  ile 'Bugut Anıt Mezar Külliyesi' birbirine yakın sayılacak yerde yer alıyorlar. Bütün bu alanlara ulaşmak için sürekli olarak Çadır kamplarda konaklamak gerekiyor. Hoyt Temir'de konakladığımız Çadır kamp, bölgede yer alan kamplar içinde imkanları açısından oldukça iyi bir yerdi.

   Bakış açıları
   Kaya resimleri konusunda son yıllarda yaptığı araştırmalar ve ortaya çıkardığı bulgularla, Türk kültür ve medeniyetinin antik dönemlerine ait bambaşka bakış açılarını ortaya koyan Servet Somuncuoğlu, Bugut Anıt Mezar Külliyesi çevresinde yer alan kaya resmi alanında incelemeler yaptı.

   Geyik kılığına girerek Tanrı'ya yükselmek
İncelediğimiz bir kurganda kaya üzerinde 'dağ keçisi' motifi gözümüze çarpıyor. Züün Nur 'Sol Gölü' yakınından geçtikten sonra bu sefer büyük bir kurgan alanına rastlıyoruz. Alanda yaklaşık 15 kadar kurgan ve hemen hemen her kurgan başında geyik taş yer alıyor.

   Geyik taşların 4 tanesi dikili vaziyette sağlam, 8 tanesi ise kırılmış ya da devrilmiş durumda. Taşların üzerindeki motiflerde genel kompozisyon aynı, ölen kağanın ya da saygın kişinin geyik kılığına girerek ruhunun Gök Tanrı'ya doğru yükselmesi anlatılıyor.

   Ruhun göklere yükselmesi
   Bütün eski çağ kültürlerinde ve hatta günümüzde de hayatın devamlılığını sağlayan besin kaynakların hep saygı duyulmuş, kutsallık izafe edilmiştir. Türk kültürünün antik dönemine ait alanlarda dağa keçisi ve geyik resimlerinin karşımıza çıkmasının sebebi budur. Geyik taşlarda, öldükten sonra geyik kılığına giren insan ruhunun göklere yükselmesi anlatılmaktadır...

   On yedi taş
   Morun yakınlarındaki büyük anıt mezarlıkta on yedi geyik taş hala ayakta duruyor. Zaman içinde bir çoklarının yok olduğuna da tanık olmamıza rağmen, bugüne kadar gelebilmiş olanlar bize geçmişe dair çok söz söylüyor...

   Eskiye ışık tutuyor
   Moğolistan'daki Türk kültürüne ait izlerin saklandığı yerler kaya resmi alanları ve anıt mezarlıklar. Özellikle de anıt mezarlıklar Türk kültür tarihinin çok eski zamanlarına ışık tutması açısından önem taşıyor.

   Bir sonraki durağımız Morun kentine daha 200 km mesafe olduğu için, göl kenarındaki kamp alanında kalmaya karar veriyoruz. Moğolistan'da turistik konaklama yerleri bildiğimiz otel, hotel, motel ve tatil köyü anlayışından epey farklı. Orta Asya kültürünün önemli bir unsuru olan kıl keçeden yapılmış 'ger' adı verilen çadırlar, bugün Moğolistan'ın turizm sektörünün önemli bir parçası. Çünkü il merkezlerinin dışında konaklama yeri olarak bu çadırlar kullanılıyor. Çadır sayısı tesis büyüklüğüne göre değişen kamp alanları Moğollar tarafından işletiliyor. Ger adı verilen bu çadırlar, kıl keçe ile döşeli olduğu için soğuk havanın içeri girmesini önlüyor. Gayet sade bir şekilde düzenlenmiş bu çadırların içinde işlemeli Moğol yatakları, soba ve bir sehpa yer alıyor. Kamp alanlarının pek çoğunda işletme sahipleri, gelen misafirin isteğine göre yemek hazırlıyor böylece misafirler sıcak yemek yeme şansını yakalıyorlar.

   HAVA OLDUKÇA SOĞUK

   Sabah güneş daha doğmadan hareket ediyoruz. Göl kenarı olmasının sebebi ile de hava oldukça soğuk ve yağışlı olduğu için ağır ağır gitmek zorunda kalıyoruz. Öğle saatlerine doğru bir yerleşim yeri uzaktan görünüyor. İlçeye gelmeden 10 km önce yine bir mezar alanına rastlıyoruz alanda yaklaşık 30 civarı kare ve çember şeklinde kurgan mevcut. Alanı inceleyip fotoğraf çektikten sonra Cargalam Sum (Neşeli İlçe)'a doğru gidiyoruz. Cargalan Sum'da küçük bir müzeye rastlıyoruz, müzenin girişinde bir balbal görüyoruz. İhtiyar müze görevlisi balbalın daha yeni getirildiğini bilgisini veriyor bize. İlçede dinlenip Moron kentine doğru yol alıyoruz. Şoförümüz Ganbaatar ileride korkunç bir köprüden geçeceğimizi söylüyor. İderiin Gol nehrini aşmaya yarayan köprü sonunda karşımıza çıkıyor, anlatıldığı kadar korkunç olduğunu görüyoruz, zamanında tahtadan yapılmış olan köprü şu an adeta bir yılan gibi kıvrılmış vaziyette, araçların ve insanların üzerinde geçmesini bekliyor. Biz arabadan inerek aksiyon filmlerinden bir sahne izler gibi köprüden arabaların geçişini izliyoruz. Yaya olarak biz de köprüden karşıya geçiyoruz. Biraz ilerledikten sonra yol yakınında eski halk mezarlığı olarak tahmin ettiğimiz toplu bir kurgan alanına rastlıyoruz.

   Rakım gittikçe yükseliyor, uzun bir süre yine yerleşim yerine rastlamıyoruz, bugün yaşayan olmadığı gibi geçmişte de muhtemelen bu civarda pek yaşayan olmamıştı. Çünkü hiçbir kurgan ya da mezar alanı görmüyoruz. Yerleşim olmamasının sebebi de bölgenin korumasız, açıklık oluşu ve de iklimin bölgede sert olması, kışların çetin geçmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Yaklaşık 3000 rakımlık dağdan yavaş yavaş alçalıyoruz ve Şine İder Sum ilçesine varıyoruz. Aşağıya inip rakım düştükçe yine kurgan alanları görmeye başlıyoruz, incelediğimiz bir kurganda kaya üzerinde 'dağ keçisi' motifi gözümüze çarpıyor. Züün Nur 'Sol Gölü' yakınından geçtikten sonra bu sefer büyük bir kurgan alanına rastlıyoruz. Alanda yaklaşık 15 kadar kurgan ve hemen hemen her kurgan başında geyik taş yer alıyor. Geyik taşların 4 tanesi dikili vaziyette sağlam, 8 tanesi ise kırılmış ya da devrilmiş durumda. Taşların üzerindeki motifler farklılıklar gösteriyor, ancak genel kompozisyon aynı, ölen kağanın ya da saygın kişinin geyik kılığına girerek ruhunun Gök Tanrı'ya doğru yükselmesi anlatılıyor.  Alanın 500 m. karşısında bir kurgan alanı daha mevcut, orada da bir tane kırılmış geyik taşa rastlıyoruz. Gün iyice akşama döndü ve ortalık sanki boyamış gibi tatlı bir kızıllığa dönüştü. Bozkırda yayılmış at sürüleri ve uzaklardaki dağlar sanki bir masal anlatıyor bize. Geçmiş çağların kahramanlarını bir bir hatırlıyoruz. Bu parlaklığın içindeki atalarımızın mezarlığı da bize sonsuzluğu ve kutsiyeti yaşatıyor.

   DAHA DENİZ, DAHA MÜREN

   Havanın kararmasına ve çevrede arabanın ışığından başka hiçbir ışık olmamasına rağmen yolumuza devam ettik. Moron kentine son 5 km kala sonunda şehrin ışıkları göründü, açıkçası çölde serap görür gibi o ışıkları görünce sevindik. Çünkü yolların bozuk olması ve de yolda kaybolma ihtimali dolayısıyla hava karardığında bozkırda yolculuk zor oluyor. Şehir adını Moron Nehri'nden almaktadır. Oğuz Kağan destanında 'Daha deniz, daha müren' diye bir ifade geçer, bu cümledeki müren, nehir, ırmak demektir. Moğolcada da Moron ismi de nehir, göl anlamına gelmektedir. Ses değişikliğine uğramış Türk döneminden miras kalmış yer isimlerinden biri yine bu.

   Gece Moron'da konakladıktan sonra sabah şehir merkezinde bulunan Hövs-Göl Müzesi'ne gittik. Müzede müzik aletleri, kam (şaman) kıyafetleri, eşyaları, etnografik malzemeler ve doldurulmuş hayvanlar sergileniyor. Müze görevlisinden yazıtlarla ilgili bilgi istedik kendisi ellerinde yer alan bir kitap ve haritadan bölgede yer alan yazıtların, kurganların, geyik taşların isimlerini ve nerelerde olduğu konusunda bize bilgiler aktardı. Moğolistan'ın en uzun geyik taşının da bu bölgede olduğunu öğrenmiş olduk. Ayrıca daha müzede sergilenmeye açılmamış, depoda yer alan 'geyik taşı' görmemizi sağladı. Taşın nereden getirildiği konusunda da bilgi aldıktan sonra o sahaya doğru yolumuza devam ettik.

   Moron'ndan 18 km uzaklıkta Uuşgiin Öböriin Bugam Höşö adlı bölgedeki anıt mezar alanını bulduk. Mezar yerinde 500 m. arayla iki ayrı kurgan ve kurganların önlerinde geyik taşlar yer alıyor. İlk kurganda dikili vaziyette 3, devrilmiş vaziyette 1 geyik taş var. Geyik taşlardan birinin boyu 2.30 m civarında diğer ikisi ise 1 m kadardır. Diğer kurgan alanında ise dikili olarak 2 geyik taş, devrilmiş durumda ise 3 geyik taş sayıyoruz.
  
   Müzeden aldığımız bilgi ile 17 geyik taşın bulunduğu büyük bir mezar alanını arıyoruz. Bölgenin adı Hyadagiin Ehnii Bugam Höshöö, bozkırlarda biraz yönümüzü kaybetsek de yolumuzun üzerinde rastladığımız Moğol çobanlara sorarak sonunda alanı buluyoruz. Çit ile çevrilmiş olan büyük mezarlıkta şu an sağlam olarak 14 adet geyik taş yer alıyor, bir tanesi ise müzenin deposunda sergilenmeyi bekliyor. Diğer ikisi de ya alınmış ya da kırılmış durumdadır. Burada yer alan geyik taşların hepsi birbirinden güzel birer sanat eseri niteliği taşıyor. Sahanın en önünde duran Türk mezar taşlarında ender rastlanan insan suretli ve kulağı küpeli geyik taş ise simge bir anıt durumunda.

   Diğer geyik taşların alt kısımlarında da ok, yay, kamalı bıçak motifleri yer almakta ve üzerlerindeki damgalarla da Türklüğün imzasını taşımakta. Geyik taşların yakınında sayabildiğimiz kadarıyla takriben 50 kurgan vardır. Bu kadar büyük bir mezarlık ve anıt yeri burada yüzyıllar hatta binyıllar boyunca devam eden bir devlet geleneğine dair ipuçları veriyor.

   Kül Tigin'in atını suladığı Selenge nehri

   Nehrin Selenge olduğunu öğrenince içimiz içimize sığmadı, gün ışığının yansıması ile oluşan Selenge'yi seyretmeye doyamadık. Selenge Türk tarihinde Orhun ve Yenisey Nehirleri gibi büyük öneme sahiptir.Suyun çağıltısında sanki halen Bilge Kağan'ın Kül Tigin'in sözleri, dört nala koşan atların ise kişnemeleri yankılanıyordu... Selenge'nin suyunu yüzümüze çarparak hissettik ve sevgiliden ayrılır gibi gözümüz arkada kalarak yolumuza devam ettik.

   Sonsuz bozkırlarda aradığımız Moğolistan'ın en büyük geyik taşı sonunda karşımıza çıktı. Gerçekten de bu abideden daha büyüğü olamazdı, boyu yaklaşık 4 m civarında, taşın görkemi yanında kendimizi küçücük hissediyoruz. Taşın üzerindeki geyikler bu kadar yükseklikte gerçekten mavi gökyüzünde uçuyor izlenimi veriyor bize. Büyük geyik taşın yanında 4 tane daha geyik taş yer alıyor, bu taşların boyutu 1.30 m civarında. Mezar alanında ayrıca 10 kurgan yer alıyor.
Uzun ve yorucu yolları aştıktan sonra sonunda Hövs-Göl yakınlarına varıyoruz. Hövs-Göl Moğolistan'ın en büyük gölü olma özelliğini taşıyor. Bu sebeple Moğollar gölü 'deniz' olarak da adlandırıyorlar. Gölün en derin yeri 250 m civarında, göl ekolojik bakımdan da oldukça zengin ve en önemlisi gölün suyu kaynak suyu gibi tertemiz, denilene göre 50 m derinlikte bile gölün dibindeki taşlar görünüyor.  Göl kenarındaki ahşap evlerde konaklayarak sabah erken saatte bir an önce gölü görmek için kalktık. Dışarı çıktığımızda gölün masmavi rengi ve üzerine yansıyan güneş ışığı gözlerimizi kamaştırdı. Mavinin güzelliği konusunda sanki gökyüzü ile yarışır bir hali vardı Hövs-Gölün... Göl gerçekten de çok büyüktü, her ne kadar büyük olduğunu duysak da insan gözü ile görmeden somutlaştıramıyor. Gölün büyüklüğü konusunda bir diğer kanıt ise gölde “vapur gezilerinin” düzenlenmesi idi... Gölün çevresinde dolaşıp ellerimizi yüzümüzü yıkamak da ayrı bir hoşluktu, insan doğanın bu güzelliklerini gördükçe tüm yorgunluğunu üzerinden atıyor... Yemeğin ardından Hövs-Göl'e kadar olan yolculuğumuz sona erdiği için, artık geriye Ulan Batur’a doğru dönüşe geçme zamanı gelmişti.

   KÖPÜK KÖPÜK AKAN SU
  
   Bozkırlar, gökyüzü kadar sonsuz geliyordu, çevrede yer yer gördüğümüz ağaçlar ise gökyüzünün bulutları gibiydi. Akşam üzerine kadar arada dinlenerek yolumuza devam ettik, derken bozkırların ardından yemyeşil ağaçların olduğu bir yola girdik, çevrede açık hava lokantası diyebileceğimiz Moğol aş evleri vardı, biz de inerek burada yemek yemeye karar verdik. Bu ağaçların bol oluşunun sebebini, büyük nehri görünce anladık. Suyu köpük köpük akan, doğaya can veren ırmak Selenge Nehri'nin ta kendisi idi... İçimiz içimize sığmadı, gün ışığının yansıması ile oluşan yakamozlarla daha da güzelleşen Selenge'yi seyretmeye doyamadık. Selenge Türk tarihinde Orhun ve Yenisey Nehirleri gibi büyük öneme sahiptir... Nehir, tarihte yaşanan pek çok şeye tanıklık etmişti. Suyun çağıltısında sanki halen Kül Tigin’in atını suladığı, dört nala koşan atların ise kişnemeleri yankılanıyordu... Selenge'nin suyunu elimize yüzümüze çarparak hissettik ve adeta sevgiliden ayrılır gibi gözümüz Selenge Nehri'nden 20 km kadar sonra Toson Tsengel adlı yerleşim yerine ulaştık, uygun bir kamp yerinde gece konaklamaya karar verdik. Sabah kamp yerine 2 km uzaklıkta olan Toson Tsengel, Dalh Höbgöl bölgesinde yer alan balbalı bulduk. Balbal bıyıklı bir erkek suretinde yapılmıştı. Moğollar balbalı kutsal kabul ettikleri için balbalın gövdesini ipek kumaşlarla bağlamışlar. İpek örtülerin altında ne işleme var diye bakarken, civar bölgeden gelen motosikletli bir Moğol, o örtüleri kaldırmamamızı, bunun uygun olmayacağını söyledi. Biz de inancına ve bu duyarlılığına saygı duyarak balbalın üzerindeki örtüleri ellemedik. Ancak örtülerin altında çeşitli işlemeler olduğunu söyleyebiliriz. Balbalın olduğu yerin karşı yönünde duran kayalıklar da Moğollarca kutsal sayılıyor ve kendileri bu kayaları 'ana taş' olarak adlandırıyorlar. Bir sonraki durağımız Haniyn Gol civarında yer alan kurgan ve geyik taşların olduğu bir alan oluyor. Mezarlıkta biri ayakta biri yerde yatar vaziyette olan geyik taş yer alıyor ayrıca alanın 500 m ilerisinde bir kurgan ve bir geyik taş daha bulunmakta.

   LEVHADAKİ BİLGİLER

   Yolumuza devam ederken Ölzyt Sum ilçesinde 3 geyik taşın olduğu bir mezar alanına rastladık. Ölzyt Sum'un çıkışında Orhun Nehri ile yine yolumuz kesişti. Nehir kenarında dinlendikten sonra Senhır Vadisi'nden geçerek Bulgan Eyaleti sınırlarındaki Mogot'a vardık.

   Şehrin girişinde yer alan termal tesis kampına yerleştik. Tesisin girişinde yer alan levha dikkatimizi çekti, Moğolca yazan levhada şu bilgiler yazılı idi: 'Burada 5. Yüzyılda Türk askerleri sağlık amaçlı kalmışlardır, 13. Yüzyılda ise Cengiz Han ve askerleri bu termalde şifa bulmuşlardır, 21. yüzyılda da siz tesisimize hoş geldiniz...'  Bu notu okurken o sırada tesisin sahibi yanımıza geldi, bizim Türk olduğumuzu duyunca çok mutlu oldu, 'Buraya Türklerin gelmesini bekliyordum, ben Türkleri çok seviyorum' diyerek duygularını ifade etti. Doğrusu biz de çok mutlu olmuştuk, çünkü böyle bir termal tesisin Türk tarihinde yeri olduğundan habersizdik. Tesisin sahibi ile yaptığımız sohbette, bu bölgenin tarihte 'vergilerin toplandığı yer'olduğunu da öğrendik. Yani Mogot ilçesi, Türkler için zamanında bir yaşam yeri olmuştu. 'Höl Asgat ' yazıtının da Mogot'a yakın olduğunu ve tam olarak nerede yer aldığını da kendisinden öğrenerek ertesi günkü yol haritamızı belirledik.
   En uzun geyik taşı Uzun aramalar sonunda bulduğumuz geyik taş yaklaşık dört metre boyunda ve Moğolistan’ın en uzun geyik taşı olarak biliniyor. Üzerindeki işlemeler hemen hemen kaybolmak üzere.
   Cengiz Han yine Çin sınırlarında..

   Tonyukuk abidesinin yaklaşık 20 km ilerisinde yer alan devasa Cengiz Han heykeli, Moğolistan'da yapılmış en büyük heykel... Cengiz Han bütün ihtişamıyla Çin sınırında duruyor...

   Tüm soğuğa ve yağmura rağmen sabahın erken saatlerinde Gök Türk Devleti'nin baş veziri büyük Türk devlet adamı ve başkumandanı Tonyukuk'un yeniden huzurunda olmak, onu tekrar ziyaret etmek büyük bir mutluluktu.
Sencer Burak Somuncuoğlu - Selda Serin - Servet Somuncuoğlu ve Arganbek Kairat, Morun yakınlarındaki Türk anıt mezarlığında...
   Mogot'tan 20 km kadar giderek Asgatın Höndiy ilçesinde sahada bulunan 'Höl Asgat' yazıtını bulduk. Höl Asgat yazıtı ilk olarak W. Radloff tarafından da incelenen, üzerinde çalışılan bir yazıttır. Yazıt, dört tarafı taşlarla dikdörtgen şeklide çevrili olan mezar lahdinin üzerinde yer almaktadır. İki ayrı taşta yer alan yazıtın birisi rölyef şeklinde kabartmalı üzerinde bağdaş kurmuş bir kağan ve ongun kuşunun yer aldığı bir tablodur. Yazıt kuş resminin sağ üst kısmına ve de bu taşın arka yüzüne yazılmıştır. Diğer yazıt ise başka bir taşın üzerinde yazılıdır, ancak bu taştaki yazıt diğerine göre daha silik durumdadır. Yazıtın adı Hüseyin Namık Orkun'un Eski Türk Yazıtları eserinde 'İhe Ashete Yazıtı' olarak da geçmektedir. Höl Asgat yazıtının yer aldığı bu mezar külliyesinin Moğollar tarafından kutsal sayılan bir yer olduğunu öğreniyoruz. Moğollar, saygı duyarak belirli zamanlarda mezarı ziyaret ederek dua ediyorlar. Bu duaların sonucunda bolluğun bereketin olacağı bir yıl geçireceklerine inanıyorlar.

   ÜÇGEN DAĞ KAYA YAZITI

   Öğleden sonra yine Bulgan Eyaletine bağlı Gurbelçin ilçesine varıyoruz. Adını bulunduğu dağdan alan 'Gurvanbulag' yani 'üçgen dağ' kaya yazıtını arıyoruz. Çevredeki bütün dağlar üçgen şeklinde olduğu için yazıtı bulmak zorlaşıyor. Bir de öğrendiğimiz kadarıyla birkaç ay evvel şiddetli yağmurdan dolayı buraları sel basmış, sürüklenen taşlar ve çamurlu topraktan biz de bunu anlıyoruz. Çevredeki dağları, kayaları genel olarak gezmemize rağmen ne yazık ki yazıta rastlayamıyoruz. Dürbün ile tarama yaptıktan sonra yaklaşık 2 km ötede gözümüze bir taş ya da balbala benzer bir şey ilişiyor. Gördüğümüz yere doğru gidiyoruz, vardığımızda yapım aşamasında kalmış ya da tahrip olmuş bir balbal buluyoruz. Balbalın yakınlarındaki yerleri de incelememize rağmen 'Gurvanbulag' yazıtına dair bir şey bulamıyoruz. Saatin ilerlemesinden ve daha gidecek yolumuzun olmasından dolayı bu arayışı sonlandırıyoruz.

   TONYUKUK'U ZİYARET

   Sahada inceleyeceğimiz son alana yani Daşinçili kaya resmi ve kaya yazıtlarını bulmaya sıra geliyor. Hangiday Dağlarında yer aldığını bildiğimiz alanın tam olarak nerede olduğunu öğrenmek için yaşlı bir atlı Moğol çobandan bilgi alıyoruz. Bize eli ile tepesinde ovo olan yeri gösteriyor. Eli ile gösterirken yakın gibi görünse de oraya ulaşmak oldukça zor oluyor bizim için çünkü yol bozuk ve bir o kadar da çamurlu bu sebeple arabamız bata çıka gidiyor... Güneş batmadan ovonun olduğu tepeye varmayı başarıyoruz. Tepe siyah kayalarla kaplı, taraçalı vaziyette olan kayaların üzerinde dağ keçisi ve geyik resimleri yer alıyor. Gün batana kadar fotoğraf çekip alanı inceledikten sonra bizi Ulan Batur'a götürecek olan yola çıkıyoruz.

   Türkiye'ye dönmeden önce Ulan Batur'da iki gün konakladık. Bu süre zarfında, Tonyukuk'u bir kez daha ziyaret ettik. Amacımız Tonyukuk'u sabah ışığında bir kez daha fotoğraflamaktı, Bu amaçla sabahın erken saatlerinde abidenin yer aldığı Töv Aymag eyaletine doğru yola koyulduk. Ancak şansımıza güne yağmur ile başladık ve yol boyunca sağnak olarak devam etti. Tonyukuk Abidesi'nin önüne geldiğimizde de arabadan dışarı çıkamayacak kadar çok yağıyordu, birazdan diner ümidiyle arabada bekleyişe başladık, fakat nafile... Tonyukuk abidesinin yaklaşık 20 km ilerisinde yer alan devasa Cengiz Han heykeline gitmeye, dönüşte tekrar Tonyukuk'a uğramaya karar verdik. Buradaki Cengiz Han heykeli, Moğolistan'da yapılmış en büyük heykel... Cengiz Han bütün ihtişamıyla Çin sınırında duruyor...

Tonyukuk'a doğru dönüşe geçerken yağmur biraz olsun hafiflemeye başladı. Soğuğa ve yağmura rağmen sabahın erken saatlerinde Gök Türk Devleti'nin baş veziri büyük Türk devlet adamı ve başkumandanı Tonyukuk'un huzurunda olmak, onu tekrar ziyaret etmek büyük bir mutluluktu. Güneşin açtığı bir gün tekrar Tonyukuk Abideleri'ne gelebilmeyi ümit ederek ayrılıyoruz.

   Eve dönüş vakti gittikçe yaklaşıyor, dolu dolu geçirdiğimiz yirmi günlük seyahatimiz sona eriyordu böylece. Hüznü ve sevinci bir arada yaşıyoruz. Hüznümüzün sebebi, bu masmavi gökyüzünden, atların doludizgin gittiği sonsuz bozkırlardan, tertemiz akan ırmaklardan ayrılıyor ve atalarımızın yurdunu geride bırakıyor oluşumuz. Ata yurdumuzdan işte bu hüzünle ayrılırken bir yandan da vatanımız Türkiye'ye döneceğimiz için de seviniyorduk...

Dizi yazımızın ortaya çıkmasında desteklerini esirgemeyen kaptan Mustafa Can ve AC Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Ali Coşkun'a teşekkür ederiz...